top of page
  • ferayaltan

40 Kere Söylersek Olur mu?



Sizi bilmem ama ben atasözlerimize ve deyimlerimize bayılıyorum. Sanıyorum yaşanmışlıklar arttıkça insanı daha da fazla şaşırtıyorlar. Düşünsenize, 90’lı yıllarda tüm dünya insanlığını olumlamalarla tanıştıran Louise Hay’in kitapları (Düşünce Gücüyle Tedavi) ve Rhonda Byrne'nin 2006’da yazdığı Sır (The Secret) henüz havada uçuşan tozlarken demiş atalarımız “40 kere söylersen olur,” diye. Düşüncenin gücünü fazlasıyla deneyimlemişler anlaşılan. Ve hiç farkında olmadan günümüzün trend’i haline gelen olumlamaların mimarlığını yapmışlar.


Peki gerçekten öyle mi oluyor? Tam da değil. Daha doğrusu o kadar kolay değil. Bu konuya dair yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki sadece kelimeleri yüzlerce kez tekrar etmenin düşünce aşamasında kaldığında pek de bir anlamı olmuyor. Düşünceyi yürekten hissedilen bir niyete dönüştürmek, kalbimizle beynimiz arasında uyum sağlamak gerekiyor (Heart Math Institute). Yani maharet tekrar etme sayısından ve düşünceden öte niyetimizde. Hatta neredeyse yalnızca yaşadığımız olumsuz durumlar sonucunda kullandığımız, “Aklıma gelen, başıma geldi,” nin sihri de burada gizli. Çünkü genellikle olumsuz durumları düşünürken eş zamanlı olarak zihnimizde görselleştiriyoruz ve içimizde onları destekleyen korku, endişe, üzüntü gibi yoğunluğu olan duyguları da hissediyoruz. Vahşi doğanın ve mağara yaşamının zorlu koşullarında hayatta kalmaya çalışan atalarımızdan bize miras. Yaşamsal önceliklerimizi belirleyen, savunma kalkanımız olan ilkel/sürüngen beynimizin kodlaması gereği her zaman olumsuz olasılıklar olumlulardan ağır basıyor. Hele bir de üzerine biraz kaygılı ebeveynlerle büyüdüysek, hayat zor kader kötü inancına sahipsek tam performans işliyor.


Bu kodlamayı nasıl dönüştürebiliriz diye sorarsanız o zaman hadi konunun biraz daha derinine inelim.


Kuantum fizik sayesinde artık evrende her şeyin frekans, enerji olduğunu bilimsel olarak biliyoruz. Gördüğümüz, dokunduğumuz, işittiğimiz, yediğimiz, içtiğimiz, hissettiğimiz, düşündüğümüz ve hatta bedenimiz, organlarımız dahil her şey evet her şey kendine özgü belirli bir frekansta titreşim yayıyor. Bu da bizi Tesla’nın meşhur sözüne getiriyor. Yani evrenin sırrını anlamak istiyorsak öncelikle her şeye enerji, frekans ve titreşim olarak bakmalıyız. Evrenin iletişim dilini anlamalıyız. Bu ne demek oluyor?


Kelimelerimizden bağımsız etrafımıza yaydığımız frekansımızla çevremizdeki her şeyle her daim kesintisiz bir iletişim içindeyiz. Çünkü evrendeki her şey tıpkı beynimizdeki sinir ağları gibi enerjisel olarak birbirine bağlı. Görünen o ki bizlerin mantıksal olarak anlamlandırdığı her şeyin evrende frekans olarak bir karşılığı var. Örneğin, evrende olumlu ya da olumsuz kavramları yerine düşük ve yüksek frekans kavramları var. En basit haliyle olumsuz düşük, olumlu yüksek frekans. İyi de bundan bana ne diyebilirsiniz. Ne var ki evrenin uyum yasasından dolayı benzer frekansların birbirini çektiğini de biliyoruz. Hani, yeni tanıştığımız birisiyle, “Ay, frekanslarımız çok tuttu,” dediğimiz durum da tam olarak bu. Enerjisel olarak yakalanan bir uyum. Özetle, sürekli olarak endişe ve korku dolu düşüncelerimiz varsa, şanssız hatta bahtsız olduğumuza da inanıyorsak etrafımıza da düşük frekansta bir yayın yapıyoruz demektir. Sonuç olarak da ne kadar düşük frekans deneyimi varsa onları hayatımıza çekeriz. Domates tohumu ekip bal kabağı çıkmasını bekleyemeyiz değil mi?


Şu durumda eğer daha olumlu bir hayat yaşama arzusundaysak, öncelikle frekansımızı deneyimlemek istediğimiz yaşam frekansına yükseltmeliyiz. Yani kendimize, hayatımıza bakışımızı yeniden çerçevelendirmeliyiz. Olumsuz kodlamalarımızı zihnimizden geçmek üzere olduğu anda yakalayıp olumluya dönüştürebilmeliyiz. Diyelim ki uzun zamandır çalışmayı istediğimiz bir şirkette harika bir pozisyon için bizi görüşmeye çağırmışlar. Görüşmeye giderken birden zihnimizden, “Kesin bir tanıdıklarını bu pozisyona alırlar. Zaten beni de yeterli bulmazlar, beğenmezler,” diye geçirdiğimizi, kalbimizin sıkıştığını ve umutsuzluğa kapıldığımızı hissettik. İşte tam o anda, “Hayır! Bu sefer beni çok beğenecekler, bu iş için yeterliyim, harika bir görüşme olacak,” diye hayal edip arzu ettiğimiz sonucun sahnesi içinde kendimizi görebilirsek ve böylesine olumlu sonuçlanan bir görüşmenin yaratacağı mutluluğu, gururu yaşanıyormuşçasına hissedebilirsek frekansımızı yükseltmeye başlamışız demektir. İşin sırrı kayıttan araya girip parazit yapmaya çalışacak düşünce, inanç kalıplarını ve onları gerekçelendirmeye çalışan egomuzu kısa bir tatile göndermekte. Yaşadığımız ana dair farkındalığımızı da arttıracak bu uygulamayı keyifli bir oyun haline getirebiliriz. Başarıyla sonuçlanan her girişimimiz için kendimize bir ödül verebiliriz. Dönüştürebildiğimiz her bir inanç kalıbına karşılık bir minik çikolata mesela…


Anlaşılan hepimiz hayatlarımızı kendimiz gibi yaşıyoruz. Niyetlerimizi gerçeklerimiz haline getiriyoruz. Sadece içsel gücümüzün biraz daha farkında olmamız gerekiyor. O zaman hadi, bugün itibariyle olumlamalarımızı sadece düşünmekle, 40-50 kere söylemekle kalmak yerine tüm hücrelerimizde hissetmeye, niyete dönüştürmeye gayret edelim. Hem biz mutlu olalım hem de atalarımızı üzmeyelim. Üstelik yazarı da yönetmeni de kendimizin olduğu bir dünyada neden en keyifli sahnelerden mahrum kalalım ki!


Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentários


bottom of page